June 1, 2026
(147) 28. Lem’a/13, Sh 320 | (28.Mektup) Recm-i şeyatîn, kalpteki melek-i ilhâm ve şeytân-ı husûsî hk
<p>Yirmisekizinci Lem‘a’nın Yirmisekizinci Nüktesiبِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ٭ لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَي الْمَلَاِ الْاَعْلٰي وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ٭ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ٭ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ٭ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl-i dalâletin bir tenkîdi münâsebetiyle beyân edilecek. Şöyle ki: Cin ve şeyâtînin câsûsları, semâvât haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyyûnlar ve bazı ispirtizmacılar gibi, gāibden haber verenlere haber vermelerini, nüzûl-ü vahyin bidâyetinde, vahye bir şübhe getirmemek için onların o dâimî câsûsluğu, o zaman daha ziyâde şihâblarla recim ve men‘ edildiğine dâir olan mezkûr âyetler münâsebetiyle, gāyet mühim üç başlı bir suâle muhtasar bir cevabdır.Suâl: Bu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz’î ve bazen şahsî bir hâdise-i gaybiyeyi de haber almak için, gāyet uzak bir mesâfe olan semâvât memleketine câsûs şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz’î hâdisenin bahsi varmış gibi; hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir ma‘nâyı, akıl ve hikmet kabûl etmiyor. Hem nass-ı âyetle, semâvâtın üstünde olduğu bildirilenSayfa 321cennetin meyvelerini, bazı ehl-i risâlet ve ehl-i kerâmet, yakın bir yerden alır gibi alıyorlarmış. Bazen de yakından cenneti temâşâ ediyorlarmış. Bu hâl, nihâyet uzaklık, nihâyet yakınlık içinde bir mes’eledir ki, bu asrın aklına sığmaz. Hem cüz’î bir şahsın cüz’î bir ahvâli; küllî ve geniş olan semâvât memleketindeki mele-i a‘lânın medâr-ı bahsi olması, gāyet hakîmâne olan tedvîr-i kâinâtın hikmetine muvâfık gelmiyor. Halbuki bu üç mes’ele de hakāik-i İslâmiyeden sayılıyor.Elcevab: Evvelen: Onbeşinci Söz nâmındaki risâlede, yedi basamak nâmında, yedi kat‘î mukaddeme ile وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ âyetinin ifade ettiği, yıldızlarla şeytan câsûslarının semâvâttan def‘ ve tardı, öyle bir sûrette isbat edilmiş ki, en muannid maddiyyûnu dahi iknâ‘ eder, susturur ve kabûl ettirir.Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç hakîkat-i İslâmiyeyi, kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsîl ile işaret edeceğiz. Meselâ, bir hükûmetin dâire-i askeriyesi memleketin şarkında ve dâire-i adliyesi garbında ve dâire-i maârifi şimâlinde ve dâire-i ilmiyesi cenûbunda ve dâire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz telefon ve telgrafla, gāyet muntazam bir sûrette her dâire alâkadâr olduğu vaz‘iyetleri görse ve haber alsa; âdetâ umum o memleket, adliye dâiresi olduğu halde, askerî dâiresidir ve mülkiye dâiresi olduğu halde, ilmiye dâiresi oluyor.Hem meselâ, müteaddid devletlerin ve ayrı ayrı pâyitahtları bulunan hükûmetlerin, bazen oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyâzât haysiyetiyle veya ticaretler münâsebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu halde, herbir hükûmet, kendi imtiyâzı cihetiyle, o raiyetle münâsebetdârdır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muâmelâtı, birbirine temas ediyor. Her hânede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirâkleri oluyor. Cüz’î mes’eleleri, temas noktalarındaki cüz’î tasarrufâtta görülüyor. Yoksa her cüz’î bir mes’ele, dâire-i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz’î mes’elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya dâire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, dâire-i külliyeden alınıyor gibi, o dâirede medâr-ı bahsolmuş bir mes’ele şekli verilir tarzda ifade edilir.İşte bu iki temsîl gibi, semâvât memleketi, pâyitaht ve merkez i‘tibâriyle gāyet uzak olduğu halde, arz memleketinde<br></p>